Son 2-3 yıldır eskiden pek de ilgim olmamasına rağmen gittikçe gelişen yeni bir tutkum var, motosiklet. Gençliğimde hep arabalara, sürat teknelerine, hıza ve spora karşı bir tutkum olmuştur ama motosiklet her nedense ilgimi çekmemişti. Daha çocukken kullandığım ve hatta hala sahibi olduğumuz bir scooter motorum vardı, ama onu da 2-3 sene az da olsa kullandıktan sonra ehliyet almamla birlikte araba kullanmaya terfi etmiştim. 

Motorla tekrar tanışmam trafikten ve köprü geçmekten bunalarak yaklaşık iki yıl önce kendime bir maxi scooter almamla başladı. Yaklaşık 1 yıl kadar bu motoru şehir içinde kullandıktan sonra aslında beni çekenin şehir içinde motor kullanmak değil motorun verdiği özgürlük hissi ve onunla birlikte yapacağım şehir dışına (belki de ülke dışına) uzun yolculuklar olduğunun farkına vardım. Bunun farkına varmam ilk olarak geçen yıl gittiğimiz Bozcaada koşusunda Geyikli feribotuna enduro motorlarıyla binenleri görmemle gerçekleşti. Sonra yine Geyikli’den anayola kadar giden ve mevsimin tüm güzel renklerinin olduğu yolda gördüğüm motosikletlerle de seneye bende buraya motorla gelmeliyim arzusu içimi iyiden iyiye sardı.

O tarihten sonra bir yılı da bunu hayali ile geçirdim. Bu arada da boş durmadım tabi, hemen kendime bir enduro motor aldım.  İlk başlarda ciddi zorlandım vitesli motora geçiş yaparken, ama kısa sürede aldığım eğitimlerle bu tedirginliğimi de üzerimden attım.

Sonunda geçen hafta bir yıldır hayalini kurduğum Bozcaada yolculuğunu gerçekleştirdim. Birlikte yolculuğu yapacağım arkadaşımla sabah erken Bandırma feribotuna binerek yola koyulduk.  Feribota binmeyi beklerken gelen yaklaşık 10 kişilik custom chopper grubu da sağolsun gürültüleriyle yolculuğumuzu daha sabah saatlerinde şenlendirdi. Aslında motosiklet kullanmak tercih ettiğiniz motor markası ve tipinden başlamak üzere insanın bir persona/kişilik tercihi gibi duruyor. Scooter ayrı bir kişilik, enduro daha başka, chopper ve/veya Harley ise yine başka bir karakter, duruş, giyim, kuşam tercihi. Biraz da hayat görüşünüzün yansıması gibi diyebiliriz.

Bandırma’da feribottan çıkışta yağmurlu bir hava ile karşılaştık, ne benim ne de arkadaşımın yağmurda sürüş tecrübesi olmadığı için aslında başta biraz endişelendik, ama sonradan hemen yağmurluklarımızı da üzerimize çektik ve yola koyulduk.

Yol gerçekten güzel yapılmış ve en ufak sorun yaşamadan ilk bir saati tamamen yağmur altında tamamladık, ilk benzinci molamızı da yarı yolda verdik. Neyse ki bir saatin sonunda yağmur git gide yavaşladı ve durdu, bundan sonrası tabiki daha da keyifli oldu, Çanakkale’ye yaklaştıkça zaman zaman denizi de görmeye başladık. Bir tarafta baharın da etkisiyle yemyeşil ağaçlar, tarlalar, diğer tarafta da deniz. Bu manzara eşliğinde yaklaşık bir saat daha gittikten sonra Geyikli sapağına geldik, zaten sonrası tam da geçen yıl hayalini kurduğum dar, ve yemyeşil köy yolları. Geyikli yolunda bir köyde mola verip kahvemizi içtik ki bu gerçekten çok keyifli bir on dakikaydı. Sonra feribota doğru yol aldık, motorun en güzel taraflarından biri de feribotta hiç sıra beklemeden en önden girmesi.  Yarım saatlik feribot yolculuğu sonrası Bozcaada’ya ulaştık. Hemen otelimize eşyalarımız bıraktık ve motorlara atlayıp doğru Ayazma plajına. Vahit’in yerinde şirketten gelen koşu takımından arkadaşlarla buluşup her zaman olduğu gibi güzel bir yemek ve sonrasında hava çok güneşli olmasa da buz gibi deniz ve plajda voleybol. 

Akşam da güzel bir yemek ve eğlenceden sonra artık koşuyu beklemeye başladık. Geçen yıl hava daha sıcak olduğu için koşu hepimizi epey zorlamış sonrasında feribot iskelesinden üzerimizdekileri daha çıkarmadan denize atlayarak ancak serinleyebilmiştik. Bu yıl ise daha serin bir hava vardı, geçen sene belimi sakatladığımdan bu seneki amacım dereceden ziyade yarışı bitirebilmekti ve bunu çok da iyi bir derece ile olmasa da başardım.

Yarış sonrası tekrar doğru motorlara atlayıp adayı tam olarak gezerek turumuzu tamamladık. Adada motor kullanmanın da gerçekten ayrı bir keyfi olduğunun farkına vardık.

Maalesef iki günün sonunda gezimizin sonuna gelmiştik ama bu sefer de farklı bir rotadan geri dönecek olmanın heyecanı bizi sardı. Sabah erken feribot ile Geyikli’ye geçtikten sonra Ayvacık, Yeşilyurt, Edremit rotasını takip ettik ve müthiş bir Ege manzarasına sahip tepelerde durup biraz resim çektik. Daha sonra vakit kaybetmeden Balıkesir üzerinden mola noktamız olan Göbel’e ulaştık. Göbel’de ne var derseniz müthiş et ve sakatat çeşitleri ile Gizli Bahçe restoran bizleri bekliyordu.  Burada verdiğimiz ve artık iyice bizi ağırlaştıran öğle yemeğimizden sonra yarım saatte feribota ulaştık. Feribotta güzel kahvemizi alıp uyuklarken, ne kadar güzel bir gezi olduğunu düşündüm, ta ki feribottan inip İstanbul trafiği ile tekrar yüzleşene kadar…

Sanırım hiç geri gelmemeliydim.